1 Kasım 2016 Salı
"Cumhuriyet" cumhuriyetin ta kendisidir!
Mahallemizde eski tabirle yüksek okul kazananların çoğunun yolunun geçtiği küçük ama on numara beş yıldız pide ekmeklerin yapıldığı bir fırınımız vardı. Eee mahallemden herkes geçti dedim. Eh bizimde sağımıza solumuza o pidenin yapıldığı undan değdi. Okul tatil olduğunda bir çok aşamasında çalıştık. O dönemler küçüktüm tabi Erol abimiz vardı o dönem elinden bir gazeteyi düşürmezdi. O zamanlar bizim açımızdan bir şeyin okunması için renkli janjanlı bol görselli olması gerekiyordu lakin bu gazetede pek görsel yoktu bolca yazı vardı. Elime aldığımda erkenden sıkılırdım. Çok fazla yazı vardı o dönem çok okumayı seven bir tip değildim açıkçası şöyle karıştırıp renkli yer arardım bulamayınca(gerçi o dönem spor tutkunuydum gazetenin de spor köşesi çok azdı) aldığım yere bırakırdım ara sıra şöyle göz atardım lakin tuhaftır Erol abi işi bitince sandalyesini alır ilgiyle okurdu. İlerleyen yıllarda gazetenin çıkardığı gazetecilere baktıkça aslında ne kadar değerli bir gazete olduğunu anlamaya başladım. Bizim için o küçük fırın neydiyse aslına bakarsan bir gazeteci için de Cumhuriyet oydu. Herkesin yolu düşmüştür bir dönem oraya kimler kimler gelip geçmiştir. Cumhuriyet her daim yayınlarına devam etmiştir. Gazetenin isim babası Mustafa Kemal'dir. Gazete yakın zamanda kutladığımız cumhuriyet ile yaşıttır. İstiklal mücadelesi yıllarında gazete aktif rol oynamıştır. Köklü tarihe sahip gazete bugünlerde yıllarca mücadele ettiği Fetullah Gülen taraftarı yani FETÖ'cü olmakla suçlanmaktadır. Aslına bakarsanız kendileri de böyle bir şey nasıl uydurduk hatta bu uydurduğumuz şeye nasıl inandık diyorlar. Çünkü gazete de 75 yaşında Hikmet Çetinkaya gibi bir dev çınar var ki FETÖ'nün en güçlü olduğu dönemde(Hani ne istediler de verdik demeden önce verdikleri dönemlerde) Fetullah Gülen çok tehlikelidir diyerek kitaplar yazmış köşe yazıları ile bu kokuşmuş cemaate meydan okuyordu. Şimdilerde Hikmet Çetinkaya'yı içinde binlerce FETÖ'cü olan polisin biri tarafından çekiştirilerek götürüldü. Cumhuriyet bu ülkenin en önemli lokomotifidir. Cumhuriyet gazetecilik tarihidir. Cumhuriyet İletişim Fakültelerinde ders olarak okutulacak eda da bir gazetedir. Cumhuriyet cumhuriyetin temel taşıdır.
O en eski sloganlar sizlere veda etmek isterim: "Bu ülkenin aydınlık insanları. Size cumhuriyet yakışır."
29 Ekim 2016 Cumartesi
Bu Lanet Dönemde Bayram Kutlamak
Aslına bakarsanız bayram kutlamaya falan karşı değilim. Coşkulu kutlanan bayramları çok ama çok severim. İşte sorun burada başlıyor bir bayramın coşkusu insanların gözlerinden anlaşılır. Son on yıldır kutlanan hiç bir bayramda ne çocuklarımızın ne yetişkinlerimizin gözünde o coşkuyu o inancı göremiyorum. Çünkü çoğumuzda korku hakim. İçten içe kutlayamıyoruz sebebi açık ve net yasaklar ve rejimin tartışılmaya başlanması. Kutlama mesajlarına bakın sürekli cumhuriyetin niteliklerinden diğer yönetim biçimlerinden ayrılan yanlarından dem vuruluyor. Peki bunların hangisi şuanda ülkenizde mevcut diye kendinize sordunuz mu? Cumhuriyet ile yönetilen hangi ülkede kadın bu kadar horlanıyor? Hangisinde liseler teker teker imam hatip lisesine dönüştürülüyor? Hangisinde cumhuriyetin en temel tamamlayıcı unsuru laiklik, yine cumhuriyet sayesinde o koltuğa oturmuş biri tarafından hedef alınabiliyor? Hangisinde cumhuriyetin kurucularına her fırsatta saldırılıyor? Tek bir örnek gösteremezsiniz çünkü sizde iyi biliyorsunuz ki şuanda ülkenizde cumhuriyetin ilk beş harfinin tercihi ile gelenler istediklerini yapıyor. Çünkü sizde biliyorsunuz ki Anayasa'nın ilk üç maddesi dördüncü madde uyarınca değiştirilmiyor değiştirilmesi teklif dahi edilmiyor lakin uygulamalar ile kevgire döndürülüyor. Siz de iyi biliyorsunuz ki biz bayram falan kutlamıyoruz. Kutladığımız başka bir şey. Her sene bahaneler ile yasaklanan bayram mı olur? Milli bayramı olmayanın dini bayramı olmaz diyen Mustafa Kemal'e inat her yıl dini bayramlar özenle milli bayramlar ise yasaklar altında kutlanıyor. Bizim kutladığımız başka bir şey çünkü bu lanet dönemde bayram kutlanmaz ancak ve ancak tekrardan cumhuriyet ve laiklik kazanılana kadar mücadele günü olarak anılır.
18 Ekim 2016 Salı
Cehalet Sınır Tanımıyor
Dün Türkiye'nin sosyal medya gündemine giren ve 60 binden fazla tweet atılan konu Sabahattin Ali'nin 1943 yılında yazdığı Kürk Mantolu Madonna adlı eserdi. Aslında asıl konu yakın zaman da acun medya tarafından alınan Tv 8'de yayınlanan bir programda kitapta anlatılan kahramanın Madonna olacağını düşünen zatı şatı şahane sağlam bir pot kırdı diye düşünmüştüm. Aslına bakarsanız ilk dinlediğimde de bir ekran kazası diyecektim empati yapmak istiyordum lakin sevdiğim bir program olan "bi de bunu dinle" de Yavuz Oğhan hanfendiyi konuk etti. Atılan tweetlerde annesine sövüldüğünü ve annesinin öldüğünü anlatarak haklı sitemde bulundu. Buraya kadar her şey normaldi. Oda ne kadın birden ülkenin gündemi Musul beni neden konuşuyorlar demeye başladı. Daha da öteye giderek sayemde ülkenin merhamet ortalamasını gördük demeye başladı daha da öteye giderek ne kadar da edebiyat severmişiz falan diye insanları tiye almaya başladı. Benim için orada empati falan bitti. Birde birileri ne zaman sıkışsa dinden dem vuruyor ya neymiş peygamber efendimizin bir sözü varmış gören de sanacak tüm dini vecibeleri yerine getiren biri var karşımızda ve bize örnek alalım diye hadisi şerif söylüyor. Sen önce bilmiyorum demeyi öğreneceksin sonra kalkıp insanlara akıl vereceksin. Ülkenin en büyük sorunları bana göre bir hayır diyememek iki bilmiyorum diyememek üç utanmamak sanırım sizde öncelikle bilmiyorum diyememek sorunu var. İkincisi ise ne yazık ki utanma duygusu yok. Hayır diyememe sorununuzu da ilerde göreceğiz. Bilmiyorsunuz hanfendi bilmiyorum deseniz ölür müsünüz? Yavuz bey'e şöyle dediniz "40 yıl önce okudum." O zaman o programda 40 yıl önce okudum hatırlamıyorum demek yerine neden saçmaladınız ? Sizi aslında biz kürtaj mevzusunda Seda Sayan'ın programında ne söylediğinizden tanırız. Hani " benim bedenim benim kararım" diyen kadınlarımızı hedef gösterdiğiniz program. Hani o kadınlar güya ellerinde flama sopaları polisleri dövmüş dediğiniz program. Hatırladınız mı? Bunlar 40 yıl önce söyledikleriniz de değil. Bunlar yakın zamanda söyledikleriniz. Saygısızlık yaptığınız Sabahattin Ali'ye de tüm Kürk Mantolu Madonna okuyucularına da o yüzden önce utanmanın ne demek olduğunu öğreneceksiniz sonra ahkam keseceksiniz.
Sanırım Sabahattin Ali bugünleri görmüş olacak ki aynı eserde şu sözlere yer vermiş:
"...Hiç de fena insanlar değillerdi. Yalnız boş, bomboş mahluklardı. Yaptıkları münasebetsizlikler hep buradan geliyordu. İçlerinin esneyen boşluğu karşısında ancak başka başka insanları istihfaf ve tahkir etmek, onlara gülmek suretiyle kendilerini tahmin edebiliyorlar, şahsiyetlerinin farkına varıyorlardı..."
6 Ekim 2016 Perşembe
Ah bu CeHaPe yok mu?
Sene 1812 (Miladi takvimi bilmeyenler olabilir hani hicrî 1227'ler) Osmanlı Devletinin başında II. Mahmut var. O dönem halk veba salgınından kırılıyor. Hastalık İstanbul'da o kadar korkunç bir hal almış ki Padişahın emri ile sur kapılarına konulan gizli memurlar, bir günde, her kapıdan 50-60 ile 300 arasında cenaze çıktığını tespit etmişlerdi, şehir içinde gömülenler hariç. Zamanın gümrük emini tarafından tanzim edilen bir ilmühabere göre, bir buçuk ay içinde İstanbul'da günde 850-900 kişi ölmüş,(En düşük hesaptan yaparsak 38250(45*850) kişi 45 günde hayatını kaybetmiş) Ramazan da ise ölü sayısı 1200 kadar çıkmıştı. Galata ve Üsküdar'da ki bekar evlerinde ise durum hat safhadaydı(Bekar evleri: Anadolu'dan İstanbul'a çalışmak için gelen kişilerin kaldığı yerlere verilen isimdir. Osmanlı bu evlere gelenleri yerleştirerek bir tür kontrol mekanizması yapmaktadır.) Padişah ilk tedbir olarak bu evleri yıktırıyor. Salgın sırasında Padişah Beşiktaş'da ki sarayında bulunuyordu, ikindi namazlarına Ayasofya'ya gelirdi; Cenaze namazlarına katılırdı. O dönem yakınlarından bazılarını tavsiyesi ile, hastalığın def'i için, sultan Mahmut yatsı namazından sonra "Sûrei ahkaf" okunmasını emretmişti. Bunun üzerine halk dehşet içinde kaldı. Ramazan bayramında insanlar arası bayramlaşma münasebetiyle halkın birbiriyle ihtilâtı arttığından hastalık tüyler ürpertici hal aldı. Hastalıktan ölenlerin sayısı günlük 3000'e kadar yaklaştı. Ulemadan önde gelenler Padişaha müracaat ederek: "Sûrei Ahkaf Âd kavminin helak olacağını haber verir, böyle günlerde okunması gazabı ilahiye mucibdir" dediler emir geri alındı hatta geri alınmakla kalmadı evlerde dahi Kur'an okunurken bu sûrenin okunmaması emredildi. Hatta ve hatta o dönem Ramazan ayında bekçilerin davul çalması mani türkü okuması kahvehanelerde tavla, dama ve satranç vesair oyunlar oynanması yasaklandı. Evet bu okuduğunuz ve Kur'an-ı Kerim suresinin yasaklandığı dönem CeHaPe dönemine değil Osmanlı Devleti dönemine aittir. Demek ki İslam adına cihad ettiğini söyleyen bir devlette yeri geldiğinde dini yasaklarda da bulunabiliyormuş...
Geyik Muhabbeti ve Resneli Niyazi
II. Abdülhamit döneminde I. meşrutiyet ilanından kısa bir süre sonra Rus harbinden dolayı meşrutiyet ve meclis rafa kaldırılmış harp sonrası Padişah'ın katı kuralları ve baskıcı rejimi baş göstermiştir. Meşrutiyeti tekrardan ilan etmek isteyen İttaat ve Terakiciler bir türlü bunu başaramamışlardır. O dönem Sırp ve Bulgar çetelerinin isyanlarına karşı çok ciddi mücadeleler ile başarılar kazanan bir Üsteğmen Niyazi yüzbaşılığa terfi etmiş ve halkın gözünde saygın bir yere gelmiştir. İttaat ve Terakicilerin baskı altında gizli yürüttüğü çabalar çok fazla sonuç vermemiş ve Meşrutiyet bir türlü ilan edilememiştir. Bunun üzerine Niyazi komutan emrindeki yüz elliye yakın askeri ile dağa çıkmış. Bu isyan bayrağı meşrutiyetin ilanı için kırılma noktası olmuştur. 3 Temmuz günü başlayan Ohri dağı macerası 24 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyetin ilanı ile son bulmuştur. Halk niyazi komutanı bağrına basmıştır. Ordusuyla dağdan şehre indiklerine Selanik'te "Hürriyet Kahramanı" olarak büyük bir törenle karşılanmıştır. Dağda kaldığı sürede evcilleştirip yetiştirdiği geyiği de sembol olmuştur ki halk tarafından "Gazal-i Hürriyet" olarak bilinir. İşte ne olduysa Niyazi paşa için her şey bundan sonra başladı...
31 Mart ayaklanması sırasında İttaat Teraki ordusunun yetersiz kalması üzerine kendisinden harekat ordusuna katılması istenmiştir. Ordusu ile yardıma gelen Niyazi komutan Mustafa Kemal ile birlikte isyanı bastırmış lakin isyan sonrası ordusu ile şimdiki Gülhane parkına otağ kurmuştur. Ordu bir daire oluşturmuş ve ortasına da geyiği bırakmıştır. Uzun süre orada kalan orduyu gören İstanbul ahalasi askerlere durumu sorunca askerde Niyazi komutandan izinsiz bilgi vermemek adına soruyu geçiştirmek için "geyik muhabbeti" diye cevap verirmiş. İşte dilimizdeki geyik muhabbeti sözü Resneli Niyazi komutanın geyiğine kadar dayanır. Peki bu komutana ne oldu? Fedakarca çalışan bu komutan bir gemi de kendisine İttaat ve Terakiciler tarafından verilen koruma tarafından öldürülür. Bir karanlık suikaste giden Resneli Niyazi Paşa'nın cinayeti bugün daha sır perdesini korumaktadır. Kimsenin ne için neden öldürüldüğünü anlamadığı Niyazi komutan için halk şöyle demiştir:" Ne şehittir ne gazi pisi pisine gitti Niyazi"
30 Eylül 2016 Cuma
Helvacı İbrahim ve Arnavut Halil'in Ortak Aşkı
Köyünden kaçıp gelmiş bıyıkları yeni terlemiş İbrahim, kendine o zamanlar ketenciler çarşısı denilen Mısır çarşısında iş bulur. Bir helva tezgahının başında durur. Muşkara köyünden geldiği için kendisine önceleri Muşkaralı sonrasında ise Helvacı İbrahim denilmiştir. O dönemler büyük nüfusa sahip konak sahibi Yadigar Bölükbaşı güzeller güzeli 12 yaşındaki kızı kendisinden neredeyse 30-40 yaş büyük Çağşırcı hoca ile evlendirir. Erken yaşta anasını kaybeden Fatma iri yapısı ve erken gelişen vücudu ile konağın tüm işlerini ele alır bu yüzden babası kendisine atlıases(atlı zaptiye) der. Fatma babasının ölümünden hemen sonra 17 yaşında hocayı boşar. Babadan kalan parayı da sürekli genç delikanlılarla yer. İlk iş hocanın yamağı Seyyid ile evlenir ondan bir çocuğu olur. Seyyid'e de konağa kötü işlerini yaptırmak için aldırdığı Rahime aracılığıyla para teklif ederek boşar. İstanbul sokaklarında genç delikanlı avına çıkar işte Helvacı güzeli bunlardan ilkidir. Çarşıda gezen Atlıases gözüne kestirdiği delikanlıya Rahime aracılığıyla bir mektup ulaştırır türlü kelime oyunları ile dolu olan bu mektubu helvacı çırağı okuma yazması olmadığı için okuyamaz. Gidip bir katibe okutur. Mektup'ta kendisini konağa davet ettiği yazmaktadır. Helvacı katibe gidip gitmemesi yönünde soru sorar katip git fakat kendini kaptırma der. Helvacı konağa gözleri bağlı Rahime tarafından getirildi lakin o şatafatı o lüksü görünce kendisi gibi bir çulsuza bu kadının varmayacağını aklından geçirerek Atlıases'den izin isteyerek ona elini dahi sürmeden konaktan ayrıldı. Helvacıyı bir daha gören olmadı
...
Aradan yıllar geçti lakin Atlıases Fatma huyundan vazgeçmedi. 40 küsür yaşlarına gelmişti. Eski zenginliği de kalmamıştı. Yavaş yavaş konağın antikalarını da satmaya başlamıştı. O dönem bir Arnavut tellağı ağına düşürmüştü. Fakat helvacıda olanın aynısı Tellak Halil'de de oldu. Tek farkı Halil Atlıases'in konağı kaybetmemesi için çok para bulmak için yanından ayrıldı. Lale devri zamanıydı. Atlıases Okmeydanı'nda büyük bir sünnet düğünü olacağını duydu. Ona katılmak için konaktan ayrıldı. Sünnet töreni için geçiş töreni yapılıyordu. Atlıases gördüğü vezir karşısında şok olmuştu fakat bunu kimseye belli etmedi. Uzun bir süre Halil'i bekledi. Tellak Halil ise tellaklık ile bu işin yani konağı kurtaracak paranın kazanılamayacağını anladı. İşte o düşünceler içinde kendisine çok güzel fikri İspirizade Şehy Ahmet efendi verdi. İşte o lale devrinde çıkan isyanın tohumları atıldı. Kim derdi ki Helvacı İbrahim Padişah'ın sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa olacak. İşte o gururlu genç saraya helvacı olarak girip okuma yazma öğrenip Padişah'ın en gözde veziri oldu. Atlıases sünnet düğününde helvacı güzelini görünce o yüzden şok olmuştu. Çünkü o cahil Helvacı İbrahim Sadrazam olmuştu. Yine kim derdi ki sevdiği kadının konağı için para kazanmak için yola çıkan Tellak Halil Patrona Halil olarak 12 yıllık Lale devrini bitirerek tahtan Padişah indirecek ve Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yı öldürecek. İşte iki aşık birbirinden habersiz böyle bir serüvenin içine daldı. Bir aşk bir adamı Osmanlı Vezir'i yaparken birini de isyancı yaptı...
28 Eylül 2016 Çarşamba
Çakıcı'ya Sözümüz Yok
İzmir'in kavakları türküsünü bilenler orada başlıktaki kelimelerin nasıl geçtiğini çok iyi bilir. Bilmeyenler için o mısraları hatırlayalım.
Selvim Senden Uzun Yok
Yaprağında Düzüm Yok
Kamalı Da Zeybek Vuruldu (Yar Fidan Boylum)
Çakıcı'ya Sözüm Yok
Bu sözlerde çok fazla karıştırılan bir gerçeği gün yüzüne çıkaracağız. Aslında 3. mısrada geçen Kamalı'da kelimesi için çoğu kimse kesici bir aleti ya da bir enstrümanı düşünür. Aslında bunların olayla alakası yok. Önemli bir olaydan ileri gelmektedir olayın ve Çakıcı'ya neden sözümüz olmadığını da en güzel anlatan bölümüdür türkünün. Çakıcı aslında 17 yaşında bir çocuktur ve babasını vuran adamdan intikam aldıktan sonra Çakıcı olur ve dağlarda nam salar. Onu dönemin eşkiya efelerinden ayıran ise gelinlik kızların çeyizlerini vermesi zenginlere baskı zoruyla okul ve köprü yaptırmasından ileri gelmektedir. Kamalı kısmına gelmeden önce Çakıcı'nın asıl nam saldığı bölüme kısa değinelim. Çakıcı önde gelen bir padişah yanlısı konak sahibinden okul ve köprü yapmasını ister bu isteği yerine getirilmez. Çakıcı konağı basar. O sıra konakta sadece adamın eşi vardır ve kadın alt kattan gelen dumanları görünce yangın var diye bağırır. Çakıcı bunu görünce "yangın var diye bağırma be kadın Çakıcı geldi diye bağır" der. Kadında avazı çıktığınca Çakıcı geldi diye bağırır bunun üstüne kimse konağa yanaşmaz. Çakıcı evdeki tüm parayı alır ve köy muhtarına köyün köprüsünü yapması için teslim eder. İşte türküde ki konak yakma hikayesi de buradan gelir. Gelelim asıl konuya bu Kama nedir? Kamalı Efe Çakıcı'nın amcasının oğludur lakin Kamalı Efe padişah yanlısı ve zenginlerin isteklerini yerine getiren azılı bir eşkiyâdır. Dağlarda Kamalı'nın peşine düşen Çakıcı ilk gördüğü yerde Kamalı'yı öldürür. Halkın üstüne karanlık gibi çöken gaddar Kamalı ölünce'de halk bir nebze olsa nefes alır. İşte türkünün ikinci kıtasında geçen Kamalı'da Zeybek vuruldu sözü buradan gelir. Halkın sevdiği Çakıcı'ya da bu yüzden de söz(laf) yoktur. Padişah tarafından tutulan 300 kişilik Arnavut paralı askerlerini bir gece al aşağı edip bölgeyi Arnavut mezarlığına çeviren bu namlı efenin canını da ancak bir efe alabilirdi ki öyle oldu. Genç bir çocuk efe tarafından vuruldu. Başsız kolsuz ayaksız bedeni yoldaşları tarafından kendisini takip eden Cerkes çetelerine verildi. Çakıcı'ya sözümüz bu yüzden hiç olmadı olamaz da! Eşsiz eseri Haluk Levent'ten dinleyebilirsiniz...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






